27 Şubat 2014 Perşembe
4 Şubat 2014 Salı
Sevgi..
Sevgi sorgulanmaz, ölçülmez,bir nedene bağlı olamaz,süreli olamaz,sevgi sevgidir....sadece seversin hepsi bu....
Posted via Blogaway
1 Şubat 2014 Cumartesi
ENİNE BOYUNA SÜT ANNE …
ENİNE BOYUNA SÜT ANNE …
Son günlerde bir süt anne tartışmasıdır gidiyor. Bir açıdan bakınca ne hoş bir yaklaşım diyor insan, öbür açıya geçince bakışım içimi acıtan istatistikler… Değiştiriyor gözlüğümü bir daha bakıyorum Sağlık Bakanlığı’nın ‘’ son altı yılda bebek ölümlerini % 50 düşürdük..’’ açıklamalarını görüyor umutlanıyorum , çıkartınca gözlüğümü, doktorların ‘’ henüz anne sütünün genetik kodu değiştirip değiştirmediğini bilmiyoruz..’’ söylemleriyle çarpışıyorum. ŞİMDİ KİM DOĞRUYU SÖYLER?! BİZE…Anne sütü bankası ya da kliniği ile ilgili çalışmalardaki gereksinim bebek ölümlerindeki beslenme yetersizliği olarak öne sürülmektedir. Oysa ki bir söylemi vardır, Sağlık Bakanlığının; son altı yılda bebek ölümlerinde % 50 düşüş sağlandığıyla ilgili. Ki bunu TUİK raporlarında da görmek mümkündür. Türkiye Aile Hekimleri Derneği yönetim kurulu başkanı Sn.Girginer’ in açıklamalarında da Dünya Sağlık Örgütü (WHO) araştırmalarında, dünya ve Asya ortalamasının binde 40 olduğu, hükümetin aile hekimliği politikası sayesinde, bu oranın binde 10 lara düşürüldüğü belirtilmektedir. Çünkü artık hamilelikleri çok rahat takip edebildikleri, yeni doğanı kolaylıkla izleyebildikleri, riskli gebeliklere müdahale edebildikleri, aşılama ve beslenmede başarı sağladıkları gibi harika haberler vermişlerdi çok kısa bir zaman önce. Yine TUİK raporlarında artık doğumların %98’inin hastahanelerde yapıldığı da ülkemizde doğum ve anne bebek sağlığına verilen önemin arttığının ispatlarından biridir, ki bu raporda bebek ölüm hızının binde 40 lardan binde 8 lere düştüğü de belirtilmektedir.
Ama hala ölüm var ve biz bunların da önüne geçmek istiyoruz; bir bakalım yeni doğan ihtiyaçlarına; en çok anne sıcaklığına, şefkatine, tenine, korunmasına, huzura ihtiyacı olduğunu unutmadan; ki bunlardan yoksun kalmanın adı hospitalizm olup çok ciddiye alınması gereken bir teşhistirİ; farkında mısınız? Bunu sağladınız diyelim; anne doğuma hazır, mutlu refah içinde bir gebelik sürdü…. ki daha önceki yazılarda tartışmıştık, bu ülkede 18 yaşından küçük kızını evlendirebilmek için 2012 yılında mahkemeye başvurmuş 17 bini aşkın babayı ve bu davalara bakarak insan hakları çocuk hakları ve yasaları yok sayan hukukçuları göz ardı ederek, dedik ki çok mutlu hamilelik geçirdi anneler !?.. aşkla doğurdular, çocuklarını muhteşem hastahane ortamlarında!?? Akraba evliliklerini de önlediniz ?!! Genetik hastalıkların önüne geçtiniz ?!! bunlardan ölmüyor artık bebeklerimiz SAĞLIKLA DOĞDU; tek eksik anne sütü ?! Bu ülkede kaç hastahanede sağlıklı ve yeterli yeni doğan ünitesi var sanıyorsunuz? Hastahane enfeksiyonları kaç tane henüz yeni doğan bebeğin vücudunu istila ediyor haberiniz var mı? Bebek ölümlerinin ilk bir yıl içinde % 67 sini oluşturan konjenital malformasyonları, enfeksiyonları, prenatal asfiksi, metabolitik hastalıkları önlediniz mi? Herşeyden önce yeterli sayıda yeni doğan için eğitilmiş personeliniz var mı? Sağlıklı gebeliklerle ilgili tüm önlemler alındı mı? Tüm sorulara cevabınız EVET ise; soruyorum Aile Hekimleri Derneği, Sağlık Bakanlığı ve tüm tabipler neden her yerde ‘’bebek ölümlerinin %60 ı yoğun bakıma duyulan ihtiyaç ve bebeklere uygun şartlarda tedavi sağlanamamasından olmaktadır ..’’…. ‘’ .. ve bu konuda tüm çalışmalar sürdürülmektedir açıklamaları yapıp durmaktadırlar? Elbette bebek ölümlerinin ikincil nedeni beslenme yetersizliğidir. Ancak bu da 6. Aydan itibaren ek besine geçilen bebeklerde vitamin ve mineral eksiklikleri nedeniyle denildiği basın açıklaması Sn. Girginere ait değil midir ?
Tüm hastahaneleri hazırladıysanız, tüm enfeksiyonları teşhis ve tedavi edebilecek ilim ve bilime ulaştıysanız, bir de hekimlere kulak vermek gerekmez mi? Anne sütü konusundaki başta Türk Neonatoloji Derneği (yeni doğan ile direk ilgili Hacettepe Üniversitesinde kurulu bir dernektir.) açıklamaları tüyler ürpertmektedir. ‘’ANNE SÜTÜNÜN GENETİK YAPIYI DEĞİŞTİRİP DEĞİŞTİRMEDİĞİ halen bilinmemektedir. Anne sütü bankacılığı kan bankacılığından bile önemlidir; çok ciddi bir iştir.. ‘’ demekteler. Çünkü anne sütü ile HIV, CMV, aids, hepatit B ve C ve henüz bilinemeyen her tur virüs bulaşabildiği gibi, vericinin alkol ve sigara da kullanmaması gerekmektedir. Kaldı ki tıp tarihinin henüz adını koyamadığı pek çok genetik hastalık vardır. Sütün pastörize edilmeden ve tarama yapılmadan korunması mümkün değildir diyen hekimler, vericiye yapılacak testlerin kesinliğini de tartışmaktadır. Hatırlamak gerekir ki bu ülkede pastörize inek sütünden bile zehirlenen onlarca çocuk vardır yakın geçmişte !! ŞİMDİ SORUYORUM SİZE DAHA BU DÜNYAYA YENİ GÖZLERİNİ AÇMIŞ UYUM SAĞLAMAKTA GÜÇLÜK ÇEKEN TAPTAZE BEBEĞİNİZİ VİCDAN RAHATLIĞI İLE BU KADAR RİSKLİ BİR BESİNLE BESLENMESİNE RAZI OLUR MUYDUNUZ?!!!
Süt anneliği elbette kutsal’dır, ve geleneksel yapımızda da mevcuttur. Saygı duyuyorum, ancak; saygı duymak, sevgi duymayı gerektirmiyor elbette. Ülkemizin Diyanet İşleri Başkanlığı bile süt kardeşler evlenemez !! ? diyor; tabi süt akrabanızla evlenemezsin diyen Diyanet İşleri, kan bağı akrabanızla evlenemezsin niye demiyor da hala bu ülkede akraba evlilikleri yapılıyor? anlamak çok mümkün olmasa da; nüfus kütüğüne işlensin uyarısı, Diyanetten geliyor da çok şükür en azından riski kayıt altına almak birilerinin aklına bari geliyor. Ancak, bu doğrultuda başka bir sorunsalla karşı karşıya kalıyoruz ; bu bilgileri kim nasıl koruyacak? Çünkü; kişisel bilgilerin korunması Anayasanın değişik 20. Maddesi gereği, vatandaşlık hakkı, bu durumda hukukçulara da sormak lazım (?)sağlık için verilen bilginin, nüfus kütüklerine iletilebilmesi uygun mu? Nasıl olur da nüfus memuru, kişisel sağlık bilgilerini kütüğe işleme hakkına sahip olur? Ayrıca TCK 135/2 . madde de ‘’ kişilerin siyasi, felsefi, dini, ırki, ahlaki eğilimleri, cinsel yaşamları ,SAĞLIK DURUMLARINA ilişkin bilgileri veri olarak kaydeden kimse, 3 yıla kadar ağır hapsi istenir ..’’ derken devlet kendi kurumuna kendi eliyle suç işletmiş olmaz mı?
Hal böyle olunca sanırım bu kadar kör düğüme yol açabilecek bir konuda tartışmak da, konuşmak da beni aşıyor. Henüz doğmamış bebekleri bu kadar çapraşık bir kuyuya atmak zorlaşıyor. Süt bankası da, süt anne projeleri de rafa kalkıyor.
Tıp dünyası bütün enfeksiyonlara ve genetik kodlara çare buluncaya....
Hukukçular yasal düzenlemeleri daha demokratik düzleme taşıyıncaya….
Din adamları risk oluşturan tüm evlilikleri önleyinceye …..
Devlet önce zaten doğmuş ve yaşam savaşını sokakta sürdüren çocukların sorunlarını çözünceye ….
Kadınlar, 18 yaş altı evliliklere bu bir şiddettir diyerek karşı duruncaya dek halihazırda olan sorunlarımıza odaklanmak gerekliliği bir kez daha su yüzüne çıkıyor YİNE… bebekler de kendi annelerinin sütleriyle yetinsinler bir süre daha ….
Esra Dereobalı
Çocuk Gelişim Eğitim Uzmanı
31 Ocak 2014 Cuma
ÇOCUK İŞCİLER...
ÇOCUK İŞÇİLER...
Avrupalılaşma
yolunda kimlik ve benlik çatışması yaşıyor genç nesil; bir yandan
demokratikleşme süreci yaşanırken kendi öz değerlerimizi de sarsıyor muyuz diye
düşünmeden edememekteyim. İşin içinden çıkamadığım zamanlarda, ‘’dibe
vurmadan su yüzüne çıkılmaz’’ gibi atasözlerine sığınmaya çalışsam da,
kanımı donduran istatiksel ölçümlerde kelimelerin yetersiz
kaldığı duygular kilitleniyor içimde…
Geçen günlerde
TÜİK ve UNICEF istatistikleri yayınlandı , bilmiyorum kaçımız
haberdar olduk ama ; (artık insanın haber alma özgürlüklerinin bile yanlı
hale geldiği günlerde olduğumuzdan ) ülkemizde 320.000 (uç yüz yirmi bin)
çocuk işçinin çalıştığını bildirdiler. Bunlardan 124.000 (yüz yirmi dört bin)
tanesi okula devam etmiyor ve bu çocuklardan 80.000 (seksen bin)’i sokaklarda
yaşıyor. Bu çocukları sokaklar mı doğuruyor? Hayır… BM çocuk
hakları bildirgesinin 6 . maddesi ; çocuğun kişiliğinin gelişmesi için
anlayış ve sevgiye gereksinimi olduğunu, bilgi, sevgi , eğitim olanaklarının
maddi ve manevi olarak, aile tarafından sağlanmasında devlet
güvencesi altında olduğu, her doğan çocuğa vaad edilmiştir. Ve 9. Maddesinde
çocukların her turlu istismar, ihmal ve sömürüye karsı korunması, hiçbir
şekilde ticaret konusu olamayacağı, çalıştırılamayacağı, hele ki fiziksel,
zihinsel, ahlaki gelişmesini engelleyecek bir işe izin verilmemesi tüm dünya
tarafından imza altına alınmış ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda
da 41 ve 42 . maddelerinde, devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle anne
ve çocuğu kendi koruması altına alır; ve çocuğun asla eğitim
öğretimden yoksun bırakılamayacağı devlet güvencesindedir. Anayasa Madde 18
ise, hiç kimsenin zorla çalıştırılmayacağını öngörüp; sonra bir çocuk yasta bir
ergeni, ruhsal–fiziksel- zihinsel, kaldıramayacağı bir sorumluluğun altına
sokarak, ailesine bakmak zorunda bırakmak zorla çalıştırmak değil midir?
Bu çocukları eğitim
sistemine katmak adına sosyal örgütler ne yapmaktadır? Devlet bu anlamda
nasıl çalışır? Projeleri kim üretir? İstatistiksel bilgiler her yıl dosyalarda,
kırtasiye birikimi olsun diye mi yapılır? Zorunlu eğitim çağı denen yaş neye
göre belirlenir ve kim tarafından? Bu çocukların yada ailelerin motivasyon
kaynakları nelerdir? Eğitim sisteminin keşmekeşliğinde, bir gelişim terapisti olarak
cevaplayamadığım sorular var beynimde… ve bu cevaplar kimde gizli diye
düşündüğüm?
Farkında mısınız
bilmiyorum ama, canlı bombalar üretiyoruz. Sevmiyoruz, okşamıyoruz, zorunlu
diyoruz, kural diyoruz , sorgulama çalış diyoruz, kanun böyle diyoruz, sonra
bayram törenlerinde YARINLARIMIZ ÇOCUKLARIMIZ diyen konuşmacıları alkışlıyoruz,
bir günlüğüne … bayram hatırına…
Ağacı yaşken
sulayıp şekillendirmiyoruz ki çiçeklensin; büyüyünce beğenmeyip sürekli
buduyoruz?!
Her yıl değişen
eğitim sistemi kendi dokumuza uygun üretilip projelendirilmiyor;
Avrupa’nın kopyala yapıştır tuşlarıyla habire çekiştiriyoruz; üzerimize
bir türlü olmayan formalarımızı deniyor, deneniyor, çürütüyoruz gencecik
fidanları; herkese eşitlik diyoruz ama kendi çocuğumuzu kayırıyoruz. Bütünleştirmeyen,
ayrıştıran, kanayan, kanatan yarınları gözlerimizi yumduğumuz her çarpık eğitim
sisteminde ellerimizle yaratıyoruz.
Sokakta
bıraktığınız, el uzatmadığınız, eğitmediğiniz, çalıştırdığınız, bu yaşta
hayatın yükünü omuzunuza yüklediğiniz ellerinden neşelerini,
oyuncaklarını, oyunlarını, çocukluğunu aldığınız çocuklar yarın
sizin kaderinizle oynayacaklar!
Esra DEREOBALI-30.03.2013
27 Ocak 2014 Pazartesi
24 Ocak 2014 Cuma
Taciz’ e dikkat….
![]() |
Küçüktük, ufacıktık, büyüdük şimdi büyük işler yapmalıyız!
Mesela yürürken çiçek ezmemeliyiz, işten
eve dönerken bir çocuk sevindirmeli, birinin saçını okşamalı, birilerine iyi ki
varsın demeli, dedirtmeliyiz. Bunlar büyük işlerdir. Yoksa günlük rutinde
yaptığımız işleri herkes yapar, rutinler değildir oysa bizi insan yapan! Büyük
işler, büyük yürek ister, birine kızgınken de sevebilmek ister, bilinçaltımızda
ya da ruhumuzda aç kalan bizi felce uğratan, budanan taraflarımızı canlı
tutmak, insan olduğumuzu hatırlamak için biraz etrafa dönüp bakmak ister.
Çocukluğuna dönebilme, hissedebilme, çocuk savunmasızlığına duyarlı olmayı
gerektirir.
Nedir son günlerde farkında olmadığımız görmeyi reddettiğimiz? Oysa göz yumduklarımız; sesimizi değil, sözümüzü yükseltmeyi gerektirirken, üç maymunu oynayışımız neden ?
Yarınlarımızdır çocuklarımız; onları 6 yaşına kadar gözümüzden esirgeyip, sonra dış dünya ile baş etmesini izlemeye başladığımız zamanlarda, dış dünyanın acımasız taraflarına karşı dik durmayı, kendini ifadeyi, kendini savunmayı, bireyselliklerini korumayı, özel olmayı özel hayatı öğretebiliyor muyuz? Bir anne olarak çocuğumuzu sokağa, okula bıraktığınızda başına gelebileceklere karşı durmayı öğretebiliyor muyuz? Aile denen kavramın giderek yozlaşmaya başladığı günümüzde, ailenin dışarıdaki evrensel kümenin örneklemini oluşturduğunun farkında mıyız, her şeyden önce!!? Cinsel kimliği, özelimizi bedenimizi korumayı biliyor muyuz? Yasaklarla, kanunlarla korunamaz bir durumdur bu. Bu durum kişinin kendi özel alanını korumasını gerektirir.
Son günlerde gazete, dergi, medyada giderek daha içimizi acıtan hikayeleri
duyup, okuyup, asla bizim başımıza gelmez sandığımız, taciz ve tecavüz
olaylarıyla ilgili küçük bilgilendirmelerle çocuk yaşta öğrenebileceğimiz hak
ve özgürlüklerimizden geçer hayatı öğrenmek.
Kendini tanıyan dünyayı tanır çünkü.
Çocuklar, ki engelli grup çok daha fazla tehdit altındadır. Çünkü genellikle
kendini ifade güçlüğü taşımaktadırlar. Çocuk yaşta 0-6 yaş
arasında tüm karakter yapısının oluştuğu düşünülecek olursa, birkaç
saatlik eğitimle bunun önüne geçilebilecek davranışsal yöntemlerle çocuğa
kazandırılabilecekken; hâlihazırda taciz, tecavüz vakalarıyla sağlık personeli
bile nasıl başa çıkacağını bilememektedir.
Anayasanın 41 . maddesi ek fıkra 12/9/2010 tarihli 5982 yasa ile gelen değişiklik madde 4 ile devlet her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirler alır der.Elbette ki bu durum dış ortamda psikolojik dengesi bozuk insanları bir yerlere toplayarak çözümlenemez. Ancak çocuk yaşta bile bilinçaltının art niyetli dokunma ve şefkat dokunmasını ayırt edebildiği bilimsel olarak ispatlandığı üzere, bu bilimsel çalışmalar neden pratik uygulamalara dökülerek sağlık personeline, devletin rehberlik merkezlerinde çocuklara, toplum sağlığı merkezlerinde annelere, yönelik seminerlerle çocuklarınızı tacizden korumayla ilgili nasıl eğitirsiniz seminerleri hala düzenlenmiyor!? Bu bilim adamlarının ,akademisyenlerin çalışmaları neden pratik uygulamalarla yaygınlaştırılmaz? Bu devlet organları, toplum sağlığını bu kadar basit yöntemlerle neden korumaz!? Neden bir sürü çocuk, (ki erkek çocuk, çok daha fazla korumasızdır dış ortamlarda daha fazla kaldığından) buna susmak ve geleceğin öfkesini şimdiden küçük yüreğine gömmek zorunda kalır?
Neden hukuk organları, ilerleyen yaşlarda daha fazla taciz davasına bakmak zorunda bırakılır?
Neden bir sürü birey, cinselliğe, dokunmaya, aşka, güvene o yaşlardan küstürülür?
Birkaç saatimizi ayırarak huzurlu bir gelecek yaratmak varken neden bu kadar kaygı içinde yaşamak zorunda bırakılırız?
Cevabı bilen var mıdır?
Esra DEREOBALI
22 Ocak 2014 Çarşamba
ÖNCE KENDİ ÇİZGİNİ UZAT
Öğretmen sınıftaki zeki fakat kıskanç öğrenciye :“Niçin arkadaşlarını çekemiyor, onların yaptıklarını bozup kavga ediyorsun?” diye sordu.
Öğrenci, bir süre düşündükten sonra,“Çünkü onların beni geçmelerini istemiyorum” dedi.
“En iyi ben olmalıyım. "Öğretmen, masasından kalktı, eline bir parça tebeşir aldı ve yere 15 cm. uzunluğunda bir çizgi çekti, kıskanç öğrenciye bakarak,“Bu çizgiyi nasıl kısaltırsın?” dedi.
Öğrenci bir süre bu çizgiyi inceleyip içinde çizgiyi birçok parçaya bölmek de olan birkaç yanıt verdi.
Öğretmen, yanıtları kabul etmedi ve yere ilkinden daha uzun bir çizgi çekti.“Şimdi birinci çizgi nasıl görünüyor?” diye sordu.
Öğrenci utana sıkıla,“Daha kısa” diyerek başını öne eğdi.
Öğretmen bu yanıt üzerine öğrencisine unutmaması gereken şu öğüdünü verdi:
- Bilgini ve yeteneklerini artırarak kendi çizgini uzatman, rakibinin çizgisini bölmeye çalışmandan daha iyidir .(Alıntı)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



