11 Nisan 2014 Cuma

Toplumsal disiplin yöntemimiz KORKU mu? Duygusal farkındalık...


Toplumsal disiplin yöntemimiz KORKU mu?  Duygusal farkındalık
Korku, insanın görünen yada görünmeyen tehlikeler yada anlayamadıkları durumlar karşısında gösterdikleri en doğal tepkidir. Aslında korkular bizi uyarıp kendi savunmamızı sağlayan bir düzenektir. Yeni durumlar insan bilincine her zaman ürkütücü gelir. Özellikle ilk yıllarda çocuk çevreyi yeni tanıdığından korkuların çokluğu normaldir. İnsan kendi korkularını yene yene olgunlaşır.
İlk 4 yaşta yüksek sesten, gök gürültüsünden, karanlıktan ve en çokta anne-baba (güven teması) ayrı kalmak korkusu vardır. İki yaşında bir çocuğun kalabalık ortamda annesini gözden birkaç dakikalığını kaybetmesi bile panik nedenidir ki bazı ebeveynler bunu “uslu durmazsan seni bırakıp giderim  yada seni pazarcı amcaya veririm gibi ileriki yaşamında temel güven duygusunu derinden sarsacak kişilik problemlerinin temelini atarlar.
Dört yaştan sonra korkular yavaş yavaş azalır ve daha somutlaşır. 7 yaş öncesi düşünme ve kıyaslama yetilerinin sınırlı olması gördükleri ve duyduklarını benzeterek çarpıtarak abartarak korkulu sonuçları çıkartmalarına neden olur. Bu nedenle çocuğun duygularını dinlerken bulunduğu çağın özellikleri kapsamında değerlendirilmelidir.
Çoğu ailede korkutma bir disiplin yöntemi olarak kullanılmakta buda çocuğu koşullu sevmeyi öğreten bir kalıp olarak bilinçaltına değersizlik duygusuyla kodlanmaktadır. Ancak bazen aileler çocukları hiç korkutmadıklarını övünerek anlatsalar da yapılan görüşme sırasında anne babanın kendilerinin birçok korkusu ortaya çıkmaktadır. Örneğin; yanına köpek yaklaşınca çığlık atan, evde böcek görünce sandalyenin üstüne sıçrayan, eşi evde yokken çocuklarıyla yatan, kapıya iki kilitten fazla kilit taktıran, asla yabancılarla konuşma diye sıkı sıkı tembihleyen ebeveynler farkında olmadan kendi korkularını çocuklarına bulaştırırlar. Tüm bunların hiçbirinin olmadığı halde çocuk korkuları ortaya çıkan ailelerde aşırı koruyucu aile modeliyle karşılaşılmaktadır. “Aman düşersin”, “sen dökersin ben yedireyim”, “karşıya geçemezsin beni bekle” davranışları çocuğu çevrenin tehlikeli bir yer olduğu inancını yerleştirir ve özgürlüğü bu denli kısıtlanan çocuk neyin tehlikeli neyin değil olduğunu ayırdedemediğinden özgüveni asla gelişemez ve bağımlı kişilik haline dönüşür.
Yine çocukta korkuyu geliştirme, sindirme yöntemi. ” Beni üzersen hastalanır ölürüm” yada “Allah baba seni taş eder” kalıplarıdır. Bu çocuğu kaldıramayacağı bir duygusal sorumluluk yüklemektir. Ayrıca Tanrı inancını annesini ondan alan ve kendisini taşa çeviren olarak kodlanacağından her zaman ilahi güce karşı bastırılmış öfke kazanılır ve tanımlayamadığı bu güç her an her şeyi elinden aldığı inancı      bozukluğu, depresifliğe neden olur.
Çocuklarımızı disiplin etmek adına duygusal yoksunluğa yada kişilik bozukluklarına temel atmamak elbette duygusal farkındalık geliştirip iletişiminizi sağlıklı bir yola kanalize etmek mümkündür. Kendi ile barışık tüm duygularını ifade edebilen bireyler yetiştirmek çocuklarımıza hayat başarısı hediye etmektir ki, bu her ebeveynin hayalidir.
Duygularımız bize, gerçek de neye önem verdiğimizi söyleyen yol haritalarıdır. Ve haritasını iyi okuyan her zaman sağlıklı, mutlu ve başarılı olacaktır. Duygularımızı anlamak ve blokajlarımızı çözmek için harcadığımız zaman ve efor her zaman bizi daha sağlıklı kararlar vermemiz için bize katkı sağlar.
Oysa inkar etmek, görmezden gelmek, kendimizi yok saymakla eşdeğerdir. Kızgınlık, içerleme, öfke olarak içimizde negatife dönüp birikimlere neden olur ve öfke kontrolsüzlüğü depresyon ve daha ileriki aşamada her tür ölümcül hastalığın davetiyesidir. Öte yandan en yoğun ve rahatsız edici duygular bile yargılanmadan, suçlamadan açıklanabildiğinde yumuşar ve özgürlüğün ve sevginin anahtarları oluverirler.
O halde en değerli varlıklarımız, çocuklarımızın da bu konuda desteklenmesi yarın atılacakları hayatta sağlıklı iletişim kurmaları, mutlu ve başarılı hayattan keyif alan bireyler olabilmeleri adına aile içerisinde desteklenmelidir. Duygusal olarak kendini ifade edememe, hırçınlık ve öfke nöbetleri, dikkat dağınıklığı , gece işemeleri olarak da çocuklarda gözlenebilmektedir.
Çocukların duygusal okur yazarlıklarını arttırmak adına neler yapılabilir.
·         Çocuğun duygularına saygı gösterin, onu dinlerken sadece dinleyin,  mimikleriniz dahil küçümseme ve hafife alma içermesin. Duygusu her ne ise önemli olduğu ve her duygunun sağlıklı olduğu görüşü ile destekleyin. Ancak öğüt vermeyin.
·         Çocuklar adlandıramadıkları birçok duygu ile doludur. Duyguları hakkında konuşan ancak tanımlamaktan kaçının. Nasıl hissediyorsun, …… durumunda ne hissettin? ……. Yapmak ister misin? Gibi önerilerde bulunun.
·         Kendi duygularınızı dile getirin. Bu onların farkındalığını arttıracaktır. Ben bazen kendimi çok yalnız hissediyorum. Öyle zamanlarda müzik dinlemek beni çok mutlu ediyor. Bir de seninle sohbet etmek gibi onu cesaretlendiren tanımları kendi üzerinizden anlatın. Duygularıyla barışık olmak bunu ifade etmenin zayıflık değil aksine doğru davranış olduğunu model olsun.
·         Duyguları ifade etmenin istendik yollarını tanımlayın ki, istemedik davranışlar öfke nöbetleri, ağlama krizleri şeklinde duygusal boşalmalara ihtiyaçları kalmasın.
·         İletişimin sözel olmayan şekline de saygı duyun. Ağlamak gibi. Sakinleştiğin zaman konuşabiliriz diyebilirsiniz. Ama ağlama yapma diye onu anlamadığınız hissine kapılmasına izin vermeyin.
·         Gerçekten dinleyin. Sözünü kesmeden-yargılamadan- öğüt vermeden. Öğütler çocuğumuzun gözleyebileceği doğru davranışlarınızdır. Unutmayın kendi hayatınızda uygulamadığınız davranışları onda beklemeniz sadece size olan saygısını azaltır.
·         Gerektiğinde sınırlar koyarak emniyeti sağlayın. Bazen sinirli ya da üzgün çocuklar (bunun bir şımarıklık isteği yapılmıyor ağlaması değil ise)nazik fakat sıkı bir kucaklama fiziksel güvenin yanı sıra duygusal olarak da güvende olma hissi yaratır.
·         Duygular ve düşünceler arasındaki farkı kavramalarını sağlayın. Tekme atma vurma gibi davranışları durdururken bile duygu boşalımını engellemeden saygı duyulabilir. Gerçekten bir şeyleri  fırlatarak istiyorsan çoraplarını duvara fırlatabilirs,in gibi alternatifler önerin.
·         Kendi duygularınız için de destek alın. Bizim çocukları dinlediğimiz gibi.
·         Kendi duygularınızı çocuğun duygularına karıştırmayın. Onu kendi algınızla tanımlayın.
·         Kendi duygularınız içinde destek alın, yetişkin olarak bazen üzüntümüzü, engellemelerimizi, kızgınlıklarımız açıklamamıza gerek yokmuş gibi düşünürüz.
·         Ne yapabileceğinizle ilgili gerçekçi olun. Tutamayacağınız sözler vermeyin. Ne kadar harika olursak olalım bazen başkalarının duygularını tam olarak kendimizi vererek dinlemeye uygun olmadığımız zamanlar olacaktır.
Fakat çocuklara duygularından dolayı yanlış şeyler hissettirmeden kendimize mola vermek mümkündür.” Biraz daha sakinleşmeye ihtiyacın var gibi görünüyor, ben birazdan nasıl olduğunu görmeye geleceğim” gibi cümleler, onu terk edilmişlik, değersizlik duygusu yaşatmadan duygularını açıklamaya devam edeceği mesajını verecektir.
                Tüm bu sayılanlarla çocuklarınızla etkili iletişim kurarak daha kaliteli bir yaşam sürdürebilmeleri için gerekli olan becerilerin ilk aşaması olan duygusal farkındalığı kazandıracaktır.


                                                               Mutlu çocuk, mutlu aile, mutlu yarınlar demektir.
Esra Dereobalı
Alsancak //3 nısan 2014

11 Mart 2014 Salı

MASAL BU YA.....

MASAL BU YA…
Bir sabah uyanmışsınız çizgi film kahramanlarının süslediği nevresimlerinizin içerisinde ya da arabalı bir yatakta tepenize dikilmiş olan küçük oğlunuz tıpkı sizin onu uyandırdığınız gibi  size seslenmekte: haydi servisi kaçıracaksın fırla yataktan ….
Şimdiki aklınızdasınız ama çocuğunuzun bedeninde ?! Ancak filmlerde olur bu diye gülümsemeyin hemen .. Kapatın gözlerinizi devam edelim … Nerede kaldı muhteşem empati yeteneğiniz ;  herşeyi bilen ebeveyn edanız …
Sizden cüsse olarak çok büyük ve tek dileğiniz onun harika prensi prensesi olmak olan ; hayat amacınız onun sizi çok sevmesi sandığınız anne / babanız dikildiği yıllara dönün .. NASIL UYANDIRILMAYI DÜŞLERDİNİZ ? kendiniz için verdiğiniz uyandırma siparişi tamda çocuğunuza olduğu gibi mi ?...
Amanda benim harikalar diyarımın perisi uyanamamış mı bu sabah   diye öpücüklere boğulmak güne gülümsetir miydi sizi? Tostunuz araba şeklindeki kurabiye kalıplarıyla kesilmiş konsa önünüze yine de mızıldanır mıydınız kahvaltı etmeyeceğim   diye?  Yumurtanız dinozor kılıklı bir tavada pişseydi mesela… Okul kıyafetlerinize Süpermen’im bilgelik önlüğünü  giydi mi diye isimler taksaydı okuldan korkar mıydınız?... Suratınız asıldığında bilseydiniz ki babanızla uyku öncesi sohbetinizde “ asla sözünüz kesilmeden” haklı haksız yargılamaları ya da öğütler olmadan anlatabileceğinizi bilseniz… Kendinizi ağlayarak ifade etmek zorunda kalır mıydınız? Her istediğini alıyoruz haa adam olmaya niyetin yok cümlesi mi rahatlatırdı sizi ,yoksa ne olursan ol ben senin yanında olacağım ve çok seveceğim diyen ama ardından öğütler sıralamayıp sizin kendi hayat defterinizde hatalarda yapabileceğinizi bildiği halde buna saygı duyan bir anne /baba mı daha rahat ve özgüvenli bir çocuk olmanızı sağlardı ?... Eve geldiğiniz de sözlere bile ihtiyaç duymayacak kadar sıcak bir kucaklama mı kuru kuru seni seviyorum bak bir sürü oyuncak alışımdan belli değil mi  edaları mı gerçekten kabul gördüğünüzü hissettirir ,uyumlu uysal bir çocuk ederdi sizi ?
AÇIN ŞİMDİ GÖZLERİNİZİ… Buyurun gerçek hayat ... Anne baba rollerinize –eş sevgili konumlarınıza geri alalım sizi…
Kurguladığınız uyandırılma karşılanma kabul görme sahneleri … Aynı sizin de uyguladığınız gibi miydi? Eğer öyleyse SİZ GERÇEK BİR KRAL VE KRALİÇESİNİZ kahramanlar yaratan …  Ne kadar şanslı hissediyordur gurur duyuyordur minik yürekler… eğer değilse ?!.. bir parça dilde çeviri yapmaya ihtiyacınız var demektir, öncelikle kendi işinizi kolaylaştırmak sonrasında mutlu çocuk mutlu bir aile yaratmak için …
Geçiştirdiniz mi sevdiklerinizin size anlatmak istediklerini ,çok mu yoğundunuz iş telaşınız onlara daha güzel bir hayat sunmak içindi oysa nasılda anlamadılar sevildiklerini ?? sarılmayı mı unuttunuz işe yetişirken ? Maillerinize bakmayı da unutur musunuz ? sosyal medyanızı erteleyebilir misiniz? Pazar günü maçlarınızı ? aynı ortamda olmak sevgiyi paylaşmak mıydı ?
MASAL BU YA… BİR SABAH UYANDINIZ .. VE sordular size anneni / babanı seç diye …AYNADAKİ ADAMI / KADINI SEÇER MİYDİNİZ?... cevabınız evetse yazının geri kalanına ihtiyacınız kalmamıştır.. gülümseyin kocaman aynadaki aksinize ve seni seviyorum deyin …cevabınız  hayır ise ben nerede hata yaptım sorunsalına varmadan hemen önce sen dilini ben diline çeviri yapmanız tavsiye olunur. Hayat üzerinize geliyorsa direksiyondaki sizsiniz UNUTMAYIN ! Sen ……... sın tanımlarınızdan arının hemen, hatta yazın en çok nelerle tanımlıyorsunuz canınızdan çok sevdiklerinizi, yumurcaklarınızı hayatla baş edemediğinizde kendinizi yetersiz hissettiğinizde; sonra yazılı halde yapın çevirilerinizi.

SEN DİLİ

BEN DİLİ

Sorumsuzsun
olduğunda kendimi çok yorgun hissediyorum ,
senin kendi sorumluluklarını taşıyabildiğini görmek beni biraz rahatlatabilir

İlgisizsin
sana bıraktığım notları okumadığında ,
bana ödevlerini anlatmadığında kendimi değersiz hissediyorum ,bu konuda biraz daha dikkatli olmanı bekliyorum
Uyuzsun
Düşünce ve duygularını bana açıklamadığında seni anlamakta güçlük       çekiyorum .

Yaramazsın
İşten  sonra çok yorgun oluyorum ama seninle de oynamaktan  ,
seni dinlemekten keyif alıyorum belki biraz daha sakin oyunlar seçmek ikimizi de rahatlatabilir…


Aile içerisinde kendi duygularınızı ifade ederek iletişim kurma şekli suçlayıcılık gibi karşı tarafın egosunu harekete geçirmeyeceğinden, hem sizi rahatlatan hem de çocuğunuzun dış dünyada kabul göreceği bir iletişim yolu öğreten bir deneyim sağlar. Bu tutumu benimseyen ve içselleştiren aileler çocuklarına iyi rol model olmakla kalmaz. Tüm ilişkilerinizde sevginin alma verme akışını daha fazla hissedersiniz.
 Küçük bir tüyo J HAYAT ÜZERİNİZE GELMEKTEN VAZGEÇER.
 Eğer siz onu bir savaş alanından bir oyun alanına çevirmeye karar verirseniz!?..
SEÇİM SİZİN MASAL KAHRAMANI OLMAK MI , SAVAŞIN ESİRİ OLMAK MI ?...

ESRA DEREOBALI (pedegog )
www.pembebagcik.com.tr

                                                                                                                                                                                                                        

4 Şubat 2014 Salı

Sevgi..

Sevgi sorgulanmaz, ölçülmez,bir nedene bağlı olamaz,süreli olamaz,sevgi sevgidir....sadece seversin hepsi bu....


Posted via Blogaway

1 Şubat 2014 Cumartesi

ENİNE BOYUNA SÜT ANNE …






ENİNE BOYUNA SÜT ANNE …

Son günlerde bir süt anne tartışmasıdır gidiyor. Bir açıdan bakınca ne hoş bir yaklaşım diyor insan, öbür açıya geçince bakışım içimi acıtan istatistikler… Değiştiriyor gözlüğümü bir daha bakıyorum Sağlık Bakanlığı’nın ‘’ son altı yılda bebek ölümlerini % 50 düşürdük..’’ açıklamalarını görüyor umutlanıyorum , çıkartınca gözlüğümü, doktorların ‘’ henüz anne sütünün genetik kodu değiştirip değiştirmediğini bilmiyoruz..’’ söylemleriyle çarpışıyorum. ŞİMDİ KİM DOĞRUYU SÖYLER?! BİZE…

Anne sütü bankası ya da kliniği ile ilgili çalışmalardaki gereksinim bebek ölümlerindeki beslenme yetersizliği olarak öne sürülmektedir. Oysa ki bir söylemi vardır, Sağlık Bakanlığının; son altı yılda bebek ölümlerinde % 50 düşüş sağlandığıyla ilgili. Ki bunu TUİK raporlarında da görmek mümkündür. Türkiye Aile Hekimleri Derneği yönetim kurulu başkanı Sn.Girginer’ in açıklamalarında da Dünya Sağlık Örgütü (WHO) araştırmalarında, dünya ve Asya ortalamasının binde 40 olduğu, hükümetin aile hekimliği politikası sayesinde, bu oranın binde 10 lara düşürüldüğü belirtilmektedir. Çünkü artık hamilelikleri çok rahat takip edebildikleri, yeni doğanı kolaylıkla izleyebildikleri, riskli gebeliklere müdahale edebildikleri, aşılama ve beslenmede başarı sağladıkları gibi harika haberler vermişlerdi çok kısa bir zaman önce. Yine TUİK raporlarında artık doğumların %98’inin hastahanelerde yapıldığı da ülkemizde doğum ve anne bebek sağlığına verilen önemin arttığının ispatlarından biridir, ki bu raporda
bebek ölüm hızının binde 40 lardan binde 8 lere düştüğü de belirtilmektedir.
Ama hala ölüm var ve biz bunların da önüne geçmek istiyoruz; bir bakalım yeni doğan ihtiyaçlarına; en çok anne sıcaklığına, şefkatine, tenine, korunmasına, huzura ihtiyacı olduğunu unutmadan; ki bunlardan yoksun kalmanın adı hospitalizm olup çok ciddiye alınması gereken bir teşhistirİ; farkında mısınız? Bunu sağladınız diyelim; anne doğuma hazır, mutlu refah içinde bir gebelik sürdü…. ki daha önceki yazılarda tartışmıştık, bu ülkede 18 yaşından küçük kızını evlendirebilmek için 2012 yılında mahkemeye başvurmuş 17 bini aşkın babayı ve bu davalara bakarak insan hakları çocuk hakları ve yasaları yok sayan hukukçuları göz ardı ederek, dedik ki çok mutlu hamilelik geçirdi anneler !?.. aşkla doğurdular, çocuklarını muhteşem hastahane ortamlarında!?? Akraba evliliklerini de önlediniz ?!! Genetik hastalıkların önüne geçtiniz ?!! bunlardan ölmüyor artık bebeklerimiz SAĞLIKLA DOĞDU;  tek eksik anne sütü ?! Bu ülkede kaç hastahanede sağlıklı ve yeterli yeni doğan ünitesi var sanıyorsunuz? Hastahane enfeksiyonları kaç tane henüz yeni doğan bebeğin vücudunu istila ediyor haberiniz var mı? Bebek ölümlerinin ilk bir yıl içinde % 67 sini oluşturan konjenital malformasyonları, enfeksiyonları, prenatal asfiksi, metabolitik hastalıkları önlediniz mi? Herşeyden önce yeterli sayıda yeni doğan için eğitilmiş personeliniz var mı? Sağlıklı gebeliklerle ilgili tüm önlemler alındı mı? Tüm sorulara cevabınız EVET ise; soruyorum Aile Hekimleri Derneği, Sağlık Bakanlığı ve tüm tabipler neden her yerde ‘’bebek ölümlerinin %60 ı yoğun bakıma duyulan ihtiyaç ve bebeklere uygun şartlarda tedavi sağlanamamasından olmaktadır ..’’…. ‘’ .. ve bu konuda tüm çalışmalar sürdürülmektedir açıklamaları yapıp durmaktadırlar? Elbette bebek ölümlerinin ikincil nedeni beslenme yetersizliğidir. Ancak bu da 6. Aydan itibaren ek besine geçilen bebeklerde vitamin ve mineral eksiklikleri nedeniyle denildiği basın açıklaması Sn. Girginere ait değil midir ?
Tüm hastahaneleri hazırladıysanız, tüm enfeksiyonları teşhis ve tedavi edebilecek ilim ve bilime ulaştıysanız, bir de hekimlere kulak vermek gerekmez  mi? Anne sütü konusundaki başta Türk Neonatoloji Derneği (yeni doğan ile direk ilgili Hacettepe Üniversitesinde kurulu bir dernektir.) açıklamaları tüyler ürpertmektedir. ‘’ANNE SÜTÜNÜN GENETİK YAPIYI DEĞİŞTİRİP DEĞİŞTİRMEDİĞİ halen bilinmemektedir. Anne sütü bankacılığı kan bankacılığından bile önemlidir; çok ciddi bir iştir.. ‘’ demekteler. Çünkü anne sütü ile HIV, CMV, aids, hepatit B ve C ve henüz bilinemeyen her tur virüs bulaşabildiği gibi, vericinin alkol ve sigara da kullanmaması gerekmektedir. Kaldı ki tıp tarihinin henüz adını koyamadığı pek çok genetik hastalık vardır. Sütün pastörize edilmeden ve tarama yapılmadan korunması mümkün değildir diyen hekimler, vericiye yapılacak testlerin kesinliğini de tartışmaktadır. Hatırlamak gerekir ki bu ülkede pastörize inek sütünden bile zehirlenen onlarca çocuk vardır yakın geçmişte !! ŞİMDİ SORUYORUM SİZE DAHA BU DÜNYAYA YENİ GÖZLERİNİ AÇMIŞ UYUM SAĞLAMAKTA GÜÇLÜK ÇEKEN TAPTAZE BEBEĞİNİZİ VİCDAN RAHATLIĞI İLE BU KADAR RİSKLİ BİR BESİNLE BESLENMESİNE RAZI OLUR MUYDUNUZ?!!!
Süt anneliği elbette kutsal’dır, ve geleneksel yapımızda da mevcuttur. Saygı duyuyorum, ancak; saygı duymak, sevgi duymayı gerektirmiyor elbette. Ülkemizin Diyanet İşleri Başkanlığı bile süt kardeşler evlenemez !! ? diyor; tabi süt akrabanızla evlenemezsin diyen Diyanet İşleri, kan bağı akrabanızla evlenemezsin niye demiyor da hala bu ülkede akraba evlilikleri yapılıyor? anlamak çok mümkün olmasa da; nüfus kütüğüne işlensin uyarısı, Diyanetten geliyor da çok şükür en azından riski kayıt altına almak birilerinin aklına bari geliyor. Ancak, bu doğrultuda başka bir sorunsalla karşı karşıya kalıyoruz ; bu bilgileri kim nasıl koruyacak? Çünkü; kişisel bilgilerin korunması Anayasanın  değişik 20. Maddesi gereği, vatandaşlık hakkı, bu durumda hukukçulara da sormak lazım (?)sağlık için verilen bilginin, nüfus kütüklerine iletilebilmesi uygun mu? Nasıl olur da nüfus memuru, kişisel sağlık bilgilerini kütüğe işleme hakkına sahip olur? Ayrıca TCK 135/2 . madde de ‘’ kişilerin siyasi, felsefi, dini, ırki, ahlaki eğilimleri, cinsel yaşamları ,SAĞLIK DURUMLARINA ilişkin bilgileri veri olarak kaydeden kimse, 3 yıla kadar ağır hapsi istenir ..’’ derken devlet kendi kurumuna kendi eliyle suç işletmiş olmaz mı?
Hal böyle olunca sanırım bu kadar kör düğüme yol açabilecek bir konuda tartışmak da, konuşmak da beni aşıyor. Henüz doğmamış bebekleri bu kadar çapraşık bir kuyuya atmak zorlaşıyor. Süt bankası da, süt anne projeleri de rafa kalkıyor.
Tıp dünyası bütün enfeksiyonlara ve genetik kodlara çare buluncaya....
Hukukçular yasal düzenlemeleri daha demokratik düzleme taşıyıncaya….
Din adamları risk oluşturan tüm evlilikleri önleyinceye …..
Devlet önce zaten doğmuş ve yaşam savaşını sokakta sürdüren çocukların sorunlarını çözünceye ….
Kadınlar, 18 yaş altı evliliklere bu bir şiddettir diyerek karşı duruncaya dek halihazırda olan sorunlarımıza odaklanmak gerekliliği bir kez daha su yüzüne çıkıyor YİNE… bebekler de kendi annelerinin sütleriyle yetinsinler bir süre daha ….
Esra Dereobalı
Çocuk Gelişim Eğitim Uzmanı