7 Ağustos 2014 Perşembe

oyun ve çocuk



Çocukların hayatı öğrenme ve deneyimleme şekilleridir “OYUN”.Keşke hayat benim oyun alanım diyerek yaşayabilse büyüklerde... Bu bağlamda hala çocuklardan öğrenecek çok şeyimiz olduğu kesin.




Oyun oynarken bir çocuğu gözlemleyerek çocuğunuzun keyif aldığı şeyleri, hiç yönlendirme olmadığı halde nelere yöneliyor olduğu yada özellikle anlatamadığı  ve baş edemediği durumları nasıl çözümlüyor olduğudur.
Çocuklarda, üç farklı gelişimsel alan  birbirine paralel olarak gelişiyor; akademik becerilerindeki yetkinlik, fiziksel ve duygusal anlamda büyüme ve kişilik ve ahlak gelişimi. Ancak yapılan araştırmalarda, çocukların bu alanlardaki güçlü yanlarını fark ettikleri zaman ilerleme kaydettiklerini gösteriyor. Güçlü yanları ortaya çıkartan etkinliklerse şöyle sıralanabilir.
1. Doğuştan sahip olunan, ilerleyen yıllarda desteklenerek yetenek ve becerilere dönüşenler
2. Yaparken çok keyif alınan ve iyi yaptığın şeylerdir.
3. Genel ve kapsamlı olmaktan çok, spesifik aktivitelerdir. Spesifik olmakla birlikte, birçok farklı aktiviteye dökülebilirler.
Bir çocuk kimse söylemediği halde “içten gelen bir dürtü ve keyif” ile yapıyor. Ortalıktaki taşları topluyor inceliyor biriktiriyor olması gibi .. spesifik bir davranış olmakla birlikte ilerleyen zamanlarda bu onu araştırmacı bir bilim insanı olma yoluna giden bir yola dönüşebilir.
Öğrenme açısından güçlü yanlar
Çocuklar çok ciddi bir öğrenme becerisi ile doğuyorlar. Hiç durmadan yeni şeylerle karşılaşıyor, sözlü ve sözsüz konuşma sistemlerini müthiş bir hızla yerleştirip kullanıyorlar. Belli bir yaş döneminde, yaklaşık 3-15 yaşlar arasında, bir şekilde kullanılmayan, kısımları budanıyor ve daha belirgin özellikler profesyonelleşmeye başlıyor.ancak her çocuk kendine has bir biçimde öğreniyor. Beynin çalışma prensiplerinin farklılığına bağlı olarak 34 değişik öğrenme stili olduğunu, bunların beş çeşit farklı kategoride toplandığını gösteriyor. Bunlar:
1. Çevresel   2. Duygusal  3. Sosyolojik  4. Fiziksel 5. Psikolojik öğrenme stilleri.
Çocuklar, kendi öğrenme stillerini ortaya çıkardıklarında, daha verimli ve anlamlı hayatlar sürebiliyor ve diğerleri ile iletişim kurma yöntemlerini geliştirebiliyorlar. Ne yazık ki bugün, birçok çocuk sadece ne şekilde öğrendiğini bilmediği için eğitim hayatında başarısızlığa uğruyor.
Bu nedenle eğitimcilere ve anne babalara bu bağlamda çok iş düşmektedir. Çocuklarımızı yargılamadan ,objektif gözlerle sadece ne yaptığını nasıl oynadığını ve ne sıklıkla aynı oyunları tercih ettiğini gözleyerek bile çocukların akademik ve hayat başarısının temellerini atmasına yardımcı olabiliriz .
Geleceğin yaratıcı özgür bireyleri sınırlanmadan kendi beyin ve öğrenme prensiplerine bağlı kalarak eğitilebileceği bir ortam dileğiyle...


ESRA DEREOBALI 23.07.2014

18 Temmuz 2014 Cuma

SAVAŞA ADAK ÇOCUKLARI MI VAR BU DÜNYANIN ...

GAZZE ÇOCUK LAR ÖLÜR DEMEK Mİ ÖGRETMENİM?

Burnumuzun ucundaki bir avuç cocugu koruyamadıysak ..kimse kendi çocuğuna yarını  vaadetmesin artık ... kimse ben iyi biriyim demesin  kendi suratına bakıpda utanmadan  ...kimse paraya satılmadım demesin rant zincirini besleyen sektörden alışveriş ederken ..kimse ben özgürüm demesin .. ne günahları vardı kimbilir demesin kendi ile bile yüzleşemeyenler... kimse boğazımdan helal lokma geçiyor diye övünmesin kendi alınteriyle anasının mutfağında yoğurmuyorsa ekmeğini... mümkünse küfreenler herseye lanet okuyabilen çokbilmişler önce SESSİZLİK ORUCU TUTSUNLAR .. iftar saatinde göbeklerini kaşıyıp sevap hanesine bonus kaydetme sevdasında olanlar... İNSAN KENDİNE VEREBİLİYORSA HESABINI BUTUN DUNYAYA VEREBİLİR... BEN GAZETEYİ BURNUMA DAYAYIP ESRA BU BEBEGE NE OLMUŞ DİYE GÖZLERİ DOLAN BİR DOWNLU ÖĞRENCİME bilmiyorum bile diyemedim bugün .. SESİNİZ DEĞİL SÖZÜNÜZ YÜKSELSİN AĞALAAAAAAAAAAARRR.... bu çocuğa ne olmuş diyerek ağlayabilen bir çocuğa yüzü kızarmadan yalan söylemeden yapabilecek bir açıklama bulununcaya kadar .. SUSUUUUUUUUUUNNN... İNSANLIK ÖLMÜŞTÜR YASTAYIZ...E.Dereobalı

26 Haziran 2014 Perşembe

HAYAT FARKINDALIKLA BAŞLAR... (9 eylül gzt. röportaj )


  • Farkındalık konusunda, “Keşke çok daha geniş imkanlar olabilse “ diyen Esra Dereobalı, İzmir’in geniş parklarında eski Yunan’daki Sokratların dönemindeki gibi konular belirlenip tartışılan ortamlar yaratılmasını öneriyor. Böyle farkındalık geceleri düzenlenmesinin önemli olduğunu belirterek şöyle diyor: “İnsanlar termosuna çayını, kahvesini koyup buluşarak belirlenen konularda, bir uzmanın önderliğinde konuşabilir. Ben böyle bir buluşmada gönüllü olarak programda yer alabilirim. Bu işi yönetenlerin ticari bir kaygı gözetmemesi gerekli. Çünkü spiritüellikle; maneviyatla ilgilenen insanların da kendi içinde egoları farklılaşabiliyor. Biz kendi farkındalık atölyemizde 15 kişilik gruplar halinde film geceleri yapıyoruz. Çok izlediğimiz bir filmin aslında hiç fark etmediğimiz yönlerini buluyoruz. Film sonrasında kahvemizi içerek film hakkında konuşuyoruz. Kimin neyi fark ettiğini, hangi olayların es geçildiğini ortaya koyuyoruz. Çok keyifli oluyor. Çünkü tek başınıza ya da bir arkadaşınızla filmi izlediğinizde farklı bir senteze ulaşılmıyor. Çünkü siz kendinize yakın bakış açısı olan kişileri genelde arkadaş seçersiniz. Ancak hiç tanımadığınız insanlarla bir filmi tartıştığınızda ve bu filmin insan psikolojisi, yaşam, tekamül süreçleri ile ilgili birtakım şeyler bulduğunuzda içsel yolculuğunuz da güzel bir noktaya varıyor. Bu yaşamla olan bağları kuvvetlendiriyor. İnsanlar birbiriyle kaynaşıyor. Bu kendi ruhsal özünüzle ilgili bir durum. Bu yüzden takım tutmaki siyaset ya da bir işteki ast üst ilişkisi gibi değil. Herkes en çıplak haliyle, ‘Bu beni üzdü‘ veya ‘Bu beni çok heyecanlandırdı‘ demeyi başarıyor. Bu da çok keyifli bir şeydir.“ 
  • Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Uzmanı Esra Dereobalı, zihinsel engelli çocuğu olan ailelerin çoğu zaman, bilinçsizlik nedeniyle yanlış uzmanlık alanlarına başvurduklarına dikkat çekiyor. Bu yanlış yönelimin de, hastalığın teşhisini geciktirdiğine vurgu yapıyor. Zaman kaybının hastanın ve ailesinin aleyhine işlediğini belirterek, “Çocukta otizmi çok erken fark edebilirsek, tedavi derek tamamen normal bir hale döndürebiliriz. 0-2 yaş dönemi kaybedilmemesi gereken bir zamandır. Bu donemde aile tutumu ve beslenme bile çocuğun hayatını değiştirebilir“ diyor. Doğru uzmana başvurulmadığında testlerde genellikle iletişim kurulamadığına değinen Esra Dereobalı, bu süreçte gereksiz biçimde ilaç kullanıldığına da dikkat çekiyor. Çocuğun gereksiz kimyasal yüklemeye maruz kaldığını söylüyor. Bu durumun ailenin ekonomik ve psikolojik buhranına da neden olduğuna değiniyor.

    ALTIN ÇAĞ PROGRAMI NEDİR?
    Esra Dereobalı, Altın Çağ, dediği gelişim programının üç ana başlık içerdiğini belirterek şöyle diyor: “ 0-3 yaştaki çocuklar; okul çağındaki çocuklar; anaokulu çağındaki çocuklar olarak program
    üç değişik etapta uygulanıyor. Burada klasik metotların aksine çok daha kısa surede hastayı yaş seviyesine ulaştırmayı hedefliyoruz. Epilepsi hastalarında rastladığımız epileptik kişilik bozukluğuna bağlı ilaç kullanımlarını ortadan kaldırmayı hedefliyoruz. Anksiyete yani endişe, deneyimlenen kaygı, korku, gerilim, sıkıntı hali bozuklukları ve davranış sorunlarını ilaç kullanımı olmadan çözmeyi hedefliyoruz. Hastanın toplumsal uyumunu sağlıyoruz. Kendi kendine yetebilen bireyler haline dönüşmesinin yolunu açıyoruz. Bu üç değişik etapta uygulanan metotla, klasik metotların aksine çok daha kısa surede hedefimize ulaşıyoruz. Ancak normal zekalı çocuklarda yapılan çalışmalarda da algı ve yaratıcılıklarında sosyal problem çözme becerilerinde ciddi artış yaşanıyor. Daha mutlu sorunsuz bir okul hayatına kavuşuluyor. Amacım benim İzmirimdeki zihinsel engelli çocuklardaki bu uygulamamızın daha geniş kitleleri kapsamasıdır.Bu bir sosyal sorumluluktur. Toplumun yarası olan bu çocukların daha kısa surede yaşamla ve insanlarla uyum sağlamasıdır. Het şeyden önce de ailelerin bilinçlendirilmesine yönelik çalışmaların İzmir’de artmasıdır.“

    AİLELERİN UYUM SAĞLAMASI
    Esra Dereobalı‘nın, engelli çocuk ailelerinin uyum sağlaması ile ilgili bir projesi var. Bu projenin İzmir için de uygun olduğunu düşünüyor. Genelde engelli çocukları, normal okullar ile uyum sağlaması yönünde devlet politikalarının geliştiğine değinen Esra Dereobalı, ailelerin de sorunlar yaşadığına dikkat çekerek şöyle diyor: “Özürlü çocukların aileleri nasıl sosyalleşecek? Bu insanların çocukaırrının geleceklerine yönelik ciddi endişeleri var. Bu doğrultuda ailelerin daha üretken olabileceği projeler geliştirilmeli. Bu çalışlamalar sosyal hizmetler ve belediyelerle işbirliği içinde olabilir. İnsanların engelli çocuklarıyla birlikte birtakım hobiler, kurslar gerçekleştirdiği merkezler açılabilir. Burada sadece kendi engelli çocuklarına değil, herhangi bir engeli olmayan çocuklara da bu merkez açık olmalı.“ Esra Dereobalı’nın bu sözleri üzerine Almanya’da sosyal pedagog olarak yaşayan kuzenim Macide Serpemen’in söyledikleri aklıma geliyor. Macide, yurtdışında engelli çocukların, engeli olmayan çocuklarla bir arada öğrenim gördüğünü belirtmişti. Engeli olmayan çocukların da engelli arkadaşlarına ayrımcı bir tavrı olmadığına değinerek, “Çocuklar anne, baba ya da bir yetişkinden, engelli bir çocuğa yönelik ayrımcı tavır gördüklerinde , model alıp kendileri de uyguluyorlar“ diye konuşmuştu. Esra Dereobalı, bu yaklaşımın ülkemizde de çoğalması gerektiğini söylüyor. İzmir’in de buna öncülük edebileceğine değinerek sözlerini şöyle sürdürüyor: “İzmir aydın insanların coğrafyası. Deniz kenarında yer alması, tarihin içindeki yapısı, birçok önemli olayda lider konumunda bir kent olması ile İzmir, engelli çocuklara ve dolayısıyla bireylere yaklaşım konusunda da diğer kentlere öncü davranışlar sergileyebilir.“
    Esra Dereobalı, sağlıklı bir toplum olabilmemiz için çocuk gelişiminde farkındalığın önemine dikkat çekiyor. Aile-eğitimci-çocuk üçgeninde çok şeyin başarılabilceğine vurgu yapıyor. Sorunlara ve hastlaıklara erken tanının önemine değinerek şöyle diyor: “Yarının yetişkinleri olan çocuklarımızın sağlıklı bir toplumda yaşaması için en hassas donem olan 0-6 yaş ve devamında okul çağı diye adlandırdığımız 7-11 yaş çok önemlidir. Bu önemi kaygılarla geçirmek yerine işin uzmanları ile iletişime geçelim. Hayatımızdaki çileleri bir bir çözümleyelim. Ayakları üzerinde duran, sorumluluk sahibi, kendi kararlarını verebilen bireyler yetiştirelim.“
    Esra Dereobalı, bir kişi bile acı çekerken diğer kişilerin gerçekte mutlu olamayacağını anlamasının da bir farkındalık bilinci ile geliştiğine dikkat çekiyor. Bu bilince erişilmemesindeki ısrara yönelik, “Daha kaç depremin yeryüzünü yutması, kaç madenin kanla yıkanması gerekiyor?“ diye sorarak şöyle diyor: “Vücudun bir organı eridiğinde kanserle karşılaşırız. Toplum da bir vücudun organları gibidir. Bir tek kişinin acısı bir şekilde diğerlerini etkiler. Kavga edip kapıyı yüzen çarptığınız kişileri bir daha görmeyebilirsiniz. Bu şekilde ayrılık da sizde büyük yaralar açar. Bu yüzden sevdiklerinize sarılın. Konuşun. İletişim kurmaya çalışın. Size olumsuz davranalara da… Çünkü sevilen ve güvenilen kişi içindeki olumlu potansiyeli ortaya çıkarır. Sevginin kapatamayacağı yara, meleğe çeviremeyeceği şeytan yoktur.“

25 Haziran 2014 Çarşamba

YENİ NESİL , YENİ BİLİNÇ...

YENİ NESİL, YENİ BİLİNÇ; 


          Bana yeni bir şey söyle, teknolojiyle kirletilmemiş olsun. Sanırım bu aralar çokça duyduğunuz bir kelime ‘’kirlenmek’’. Sular kirleniyor. Doğa yok oluyor. Besinle GDO’lu, kanunlarda yiyecekleri çok koruyor gibi görünmüyor. Biz yetişkinler bolca şikayetçiyiz bu durumdan, sosyal medyada tepkiler koyuyoruz. Dost meclislerinde bu kadarıda fazla diye yakınıyoruz. Peki ama gelecek nesli ve onlara miras bırakacağımız doğa için ne yapıyoruz? Sanırım bu konuda STK lar kadar anne babalara çok daha fazlasıda eğitimcilere düşüyor.
       
          Bana kalırsa doğayı korumanın tek yolu var. Yeni nesli bilinçlendirmek, ne yemeli ne yememli konularını didaktik yöntemlerimizi çöpe atıp zaten bir yaşam formatı haline sokmanın projelerini üretmekten geçiyor.
       
          Anaokulları ve kreşlerde (ki maliyet olarakta son derece düşük çörekler üretilebilir mesela…) menüler tamamen değişebilir. Meyve ve taze hatta çiğ sebzeye yönelik alkali (vücudun asit baz dengesini  gözeten) menüler oluşturabilir. Un yerine yulaflı ve kuruyemişlerden oluşan kurabiyeler akşam üstü kahvaltılarına renk katabilir. Çocuklar şekerlemelerden ve çikolata benzeri hazır gıda ürünlerden meyveli yoğurtlardan uzak tutmak adına  günlük aktivite çizelgelerine yoğurt yapımı, kefir yapımı gibi aktiviteler ve atölye çalışmaları eklenebilir. Bu sayede çocukların özendikleri ürünler farklılaşır her çocuk araştırmaya yatkın ve yaratıcıdır. Aileler bilinçlendirilerek çocuğa mutfakta kendine ait bir alan oluşturulabilir ve kendi meyveli yoğurdunu yapabileceği bir atölye bile kurulabilir. Haydi anneler hem çocuğunuzla birlikte günde 10 dakika etkili zaman geçirecek hem de kalıcı bir sağlığa kavuşmanın yoluna tüm bilincinizi kazımış olacaksınız. Bunların hiçbiri uzak yada zor etkinlikler değil. Çocuklar son derece iyi işbirlikçilerdir unutmayın, size çok şey öğreteceklerdir.
       
          Çevre bilincini edindirmenin yolları pet şişeler, camlar, naylonlar ayrı kutulara atılması ve bu çocuğunuzun sorumluluğunda olabilir. Buyrun size küçük yaz için sorumluluk alma, eşleştirme ve gruplama becerisi etkinliği J

         Belediyeler pet şişe kumbaralarına reklam balonları koysa mesela fena mı olur? Pet şişesini plastik geri dönüşümü kutusuna atan çocuğun bir balonu, bir kokartı olsa sizce etraftaki pet şişeler havada uçuşurmuydu?
 
        Eğitimciler sınıflarının camlarına aynı bitkiden iki saksı birleştirse birine hergün diğerine asitli içecek dökse o bitkinin ölümüne şahit olan bir çocuk sokaklarda zararlı içecekler içmek adına kendini yerlere atarmıydı?!
        Sayın çevreciler yürüyüşler, pankartlar güzel ama hedef kitleniz çocuklar olmalı belediyeler sağlıklı yeni nesil bilinci atölyeleri kurmalı, kendi oyuncağını bile üretebilir bir çocuk.. bu projeler açık belediyelerde olmalı elbette.. Çevreyi ancak çocukları eğiterek koruyabilirsiniz 


FARK EDİN!

                                                                                                   Esra DEREOBALI

                                                                                                02.06.2014

30 Nisan 2014 Çarşamba

GÜLENGÜL USLU İLE REYHAN SOHBETLERİ...



ÇÖZÜM ODAKLI OLMA VE YARATICILIK


                             ÇÖZÜM ODAKLI OLMA VE YARATICILIK

       Toplum ve bireysel gelişmenin önemli bir parçası olan yaratıcı düşünme yeteneği, doğuştan getirilen gizli bir güçtür. Ancak sonrasında bu köreltilebilmekte ya da geliştirilmektedir.
       Çocuk kendine özgü yaratıcılığını kullanarak kendi iç dünyasını yansıtmak için sözcük, mimik, fikir, hareket, çizgi ve renk kullanır ve bunların tümü yaratıcı düşünce örnekleridir. Daha öncelerde tanrısal ve olağanüstü göcelere yüklenen bu kavramın artık bir davranış ve düşünme biçimi olduğu kabul görmektedir.
       Yaratıcılık, esneklik, duyarlılık, akıcılık, ve orjinallik içeren fikir ve durum bütünüdür. Esnek olabilme, çok yönlü düşünebilme becerisi, karşılaşılan yeni duruma uyum sağlayabilme, çabuk ,rahat, hızlı düşünebilme yetisi, hayattaki problemlere çözüm bulabilme ve dolayısıyla hayat başarısını beraberinde getiren tüm öğeler yaratıcı düşünme becerisinin çocukluktan itibaren desteklenmesi ile mümkündür. Bunun için her şeyden önce bireyin kendisine güven duyması , alışılmış kalıpların dışına çıkabilme konusunda engellenmemesi herkesin gördüğünün ve düşündüğünün aksine farkındalığın yargılanmaması, kendine özgü kişilik geliştirmesine saygı duyulması gerekmektedir. Erken dönemde çocuğun duyularını geliştirebilmesi için zengin uyarıcılı bir çevre sağlamak ve kendini ifade edebildiği, psikolojik olarak güvenli bir ortam sağlamak ailelerin öncelikli sorumluluğudur. Anaokulu çağlarına doğru öğretmen ve ebeveyn tutumları ve kullanılan yöntemlerin esnekliği yaratıcılığı destekleyecektir. Açık uçlu sorular yaratıcı düşünceyi destekler örneğin;  bu kalem nerede?’’  ya da  bu kalemle ne yaparız?  yerine  bu kalemle ilgili neler söyleyebilirsin? Bu bir kalem olmasaydı ne olurdu gibi sorularla alternatif düşünceye yöneltebilirsiniz.
ORTAM DÜZENLEMESİ NASIL OLMALIDIR?
-          Malzemelerin normal  kullanım işlevleri dışında kullanılmasına olanak verilmelidir.
-          Çocukların  bir şeyin tekbir sonu, her sorunun tek bir yanıtı olmadığına alıştırılmalıdır.
-          Hissettiklerini sözle, müzikle, renkle, hareketle farklı duyuları kullanarak ifade etmeleri desteklenmelidir.
-          Herhangi bir konu eleştirel düşünülürken bir şeyin eksiklikleri, aksaklıkları sadece görmeleri değil alternatif çözüm yolları üretebilmeleri desteklenmelidir.
-          Bir konuya formal ve ezber yöntemlerle değil soru ve sorgularla başlanmalıdır. Eğer gözleriniz başınızın arkasında olsaydı neler değişirdi hayatınızda gibi..
-          Öğretmen planlarına sıkı sıkıya bağlı olmamalı esnek davranabilmelidir, öğretmenler  içten, doğal, iyi gözlemci, kaygı üretmeyen kişilik yapısında olmalıdır. Eğlenerek yaşamayı  çocuklara aktarabilmelidir.
ÇOCUKTA YARATICILIK GELİŞİM DÖNEMLERİ
      0-2 YAŞ –  Taklit önemli yer tutar. Bebek duyu sistemini kullanarak dünyayı tanır. Bu dönemde yeni sesler, ritimler, dokunma, tatmaya yönelik yenilikler duyuları ve beyin içi nöron gelişimini miyelin kılıfı oluşumlarında  etkilidir. Bu nedenle kaliteli uyaran çevresi ve sensorymotor  oyunlar ile desteklenmelidir.

2-4 YAŞ – Sözel ve hayali oyunların arttığı bir dönmedir. Dikkat süresi kısadır. Bağımsızlık duygusu kendine güvenin desteklenmesi gereken dönemdir. Engellenmemelidir  (düşersin, yanarsın gibi kelimeler yerine çevreyi güvenli halde tutmak tercih edilmelidir.) ifade edici dil ile birlikte kelime hazinesinin arttırılması, el ve parmak kuklaları, farklı resimlere öyküler uydurulmasına yönelik açık uçlu sorular, anlamsız soyut resimler üzerine ‘’sence burda ne var?’’ gibi hayal gücü destekleme çalışmaları tercih edilir.
4-6 YAŞ - Öykülerin ve resimlerin dramatize edildiği kendi algıladığı gibi çizdiği kendi kişiliğini yaratmaya başladığı dönemdir, seçme, bağıntı kurma, oranlama ve anlam çıkartma yetenekleri hala tam gelişmemiştir. Bu nedenle katı kurallar ve tanımlamalardan kaçınılmalıdır. ‘’Güneş sarı olur mavi olmaz gibi’ kısıtlayıcı tanımlardan kaçınılmalıdır. ‘’ öyle yapılmaz, öyle olunmaz’’ yerine belki ‘’ bunu da demek ister misin? Sen nasıl yapmak istersin? Bu konuda ne düşünüyorsun? ‘’ gibi..  Serbest uçlu sorular daha destekleyici olur.
6-9 YAŞ – Kaslara egemenliğin arttığı el becerilerinin geliştiği daha ince işlerle uğraşıldığı dönemdir. Biçim, renk, estetik mantığı ve estetik duygular belirlenmiştir. Somut algılamaya doğru kayan çocuk bildiği kavramları sorgulamaya başlar bu dönemde fanteziler ve hayal gücü zayıflar resimler daha temsil edici gerçeği yansıtır. Kısıtlanmamalıdır.
9-12 YAŞ – Sistemleşmiş düşünme ve becerilere sahiptir. Düşünce üretir. Sistemli tartışmalar, akıl yürütme oyunları, strateji geliştirme, daha uzun dikkat süresi ile sürdürülebilir kelime oyunlarına merakları artar. Sanatsal yetenekler hızla artar. Bu yıllarda kendine güveni sık sarsıldığından eleştirel yaklaşılmamalıdır.
ERGENLİK DÖNEMİ -  Tüm algı dikkat bellek düşünme mantık ve bilişsel işlevler olumsuz yönde etkilenir. On beş yaşa kadar dalgalanma ve çatışmalar zihinsel pozisyonuda etkiler. Kızlar renk zenginliği formda zariflik çizgide estetiğe kaymaya, erkekler teknik ve mekanik çizim ve konulara kafa yormaya yatkındır.
    
             Yaratıcılık ve yaratıcı düşünme tekniklerinin desteklenmesi yetişkinlik döneminde soruları yorumlamak çözümlemek için kullanılan bir güçtür. Çocukluk döneminde zihnin bu yönde desteklenmesi bireyin hayat başarısındaki artışa, mutlu bir yaşam sürmesine  kendi  ile barışık olmasının temelidir.
             Bu nedenle anne babalar ve eğitimciler yaratıcılığın diğer gelişim alanlarıyla ilişkisi anlatılmalı kısıtlayıcı yapılandırılmış eğitim programlarının bireysel ve toplum gelişmesindeki zarar ortaya çıkartılmalıdır.
             Özgür, düşünen, sorgulayan, mutlu bir toplum ezbercilikten kurtarılmış çocuklar mümkündür.

                                                                                   Esra DEREOBALI        11.04.2014 Alsancak




11 Nisan 2014 Cuma

Toplumsal disiplin yöntemimiz KORKU mu? Duygusal farkındalık...


Toplumsal disiplin yöntemimiz KORKU mu?  Duygusal farkındalık
Korku, insanın görünen yada görünmeyen tehlikeler yada anlayamadıkları durumlar karşısında gösterdikleri en doğal tepkidir. Aslında korkular bizi uyarıp kendi savunmamızı sağlayan bir düzenektir. Yeni durumlar insan bilincine her zaman ürkütücü gelir. Özellikle ilk yıllarda çocuk çevreyi yeni tanıdığından korkuların çokluğu normaldir. İnsan kendi korkularını yene yene olgunlaşır.
İlk 4 yaşta yüksek sesten, gök gürültüsünden, karanlıktan ve en çokta anne-baba (güven teması) ayrı kalmak korkusu vardır. İki yaşında bir çocuğun kalabalık ortamda annesini gözden birkaç dakikalığını kaybetmesi bile panik nedenidir ki bazı ebeveynler bunu “uslu durmazsan seni bırakıp giderim  yada seni pazarcı amcaya veririm gibi ileriki yaşamında temel güven duygusunu derinden sarsacak kişilik problemlerinin temelini atarlar.
Dört yaştan sonra korkular yavaş yavaş azalır ve daha somutlaşır. 7 yaş öncesi düşünme ve kıyaslama yetilerinin sınırlı olması gördükleri ve duyduklarını benzeterek çarpıtarak abartarak korkulu sonuçları çıkartmalarına neden olur. Bu nedenle çocuğun duygularını dinlerken bulunduğu çağın özellikleri kapsamında değerlendirilmelidir.
Çoğu ailede korkutma bir disiplin yöntemi olarak kullanılmakta buda çocuğu koşullu sevmeyi öğreten bir kalıp olarak bilinçaltına değersizlik duygusuyla kodlanmaktadır. Ancak bazen aileler çocukları hiç korkutmadıklarını övünerek anlatsalar da yapılan görüşme sırasında anne babanın kendilerinin birçok korkusu ortaya çıkmaktadır. Örneğin; yanına köpek yaklaşınca çığlık atan, evde böcek görünce sandalyenin üstüne sıçrayan, eşi evde yokken çocuklarıyla yatan, kapıya iki kilitten fazla kilit taktıran, asla yabancılarla konuşma diye sıkı sıkı tembihleyen ebeveynler farkında olmadan kendi korkularını çocuklarına bulaştırırlar. Tüm bunların hiçbirinin olmadığı halde çocuk korkuları ortaya çıkan ailelerde aşırı koruyucu aile modeliyle karşılaşılmaktadır. “Aman düşersin”, “sen dökersin ben yedireyim”, “karşıya geçemezsin beni bekle” davranışları çocuğu çevrenin tehlikeli bir yer olduğu inancını yerleştirir ve özgürlüğü bu denli kısıtlanan çocuk neyin tehlikeli neyin değil olduğunu ayırdedemediğinden özgüveni asla gelişemez ve bağımlı kişilik haline dönüşür.
Yine çocukta korkuyu geliştirme, sindirme yöntemi. ” Beni üzersen hastalanır ölürüm” yada “Allah baba seni taş eder” kalıplarıdır. Bu çocuğu kaldıramayacağı bir duygusal sorumluluk yüklemektir. Ayrıca Tanrı inancını annesini ondan alan ve kendisini taşa çeviren olarak kodlanacağından her zaman ilahi güce karşı bastırılmış öfke kazanılır ve tanımlayamadığı bu güç her an her şeyi elinden aldığı inancı      bozukluğu, depresifliğe neden olur.
Çocuklarımızı disiplin etmek adına duygusal yoksunluğa yada kişilik bozukluklarına temel atmamak elbette duygusal farkındalık geliştirip iletişiminizi sağlıklı bir yola kanalize etmek mümkündür. Kendi ile barışık tüm duygularını ifade edebilen bireyler yetiştirmek çocuklarımıza hayat başarısı hediye etmektir ki, bu her ebeveynin hayalidir.
Duygularımız bize, gerçek de neye önem verdiğimizi söyleyen yol haritalarıdır. Ve haritasını iyi okuyan her zaman sağlıklı, mutlu ve başarılı olacaktır. Duygularımızı anlamak ve blokajlarımızı çözmek için harcadığımız zaman ve efor her zaman bizi daha sağlıklı kararlar vermemiz için bize katkı sağlar.
Oysa inkar etmek, görmezden gelmek, kendimizi yok saymakla eşdeğerdir. Kızgınlık, içerleme, öfke olarak içimizde negatife dönüp birikimlere neden olur ve öfke kontrolsüzlüğü depresyon ve daha ileriki aşamada her tür ölümcül hastalığın davetiyesidir. Öte yandan en yoğun ve rahatsız edici duygular bile yargılanmadan, suçlamadan açıklanabildiğinde yumuşar ve özgürlüğün ve sevginin anahtarları oluverirler.
O halde en değerli varlıklarımız, çocuklarımızın da bu konuda desteklenmesi yarın atılacakları hayatta sağlıklı iletişim kurmaları, mutlu ve başarılı hayattan keyif alan bireyler olabilmeleri adına aile içerisinde desteklenmelidir. Duygusal olarak kendini ifade edememe, hırçınlık ve öfke nöbetleri, dikkat dağınıklığı , gece işemeleri olarak da çocuklarda gözlenebilmektedir.
Çocukların duygusal okur yazarlıklarını arttırmak adına neler yapılabilir.
·         Çocuğun duygularına saygı gösterin, onu dinlerken sadece dinleyin,  mimikleriniz dahil küçümseme ve hafife alma içermesin. Duygusu her ne ise önemli olduğu ve her duygunun sağlıklı olduğu görüşü ile destekleyin. Ancak öğüt vermeyin.
·         Çocuklar adlandıramadıkları birçok duygu ile doludur. Duyguları hakkında konuşan ancak tanımlamaktan kaçının. Nasıl hissediyorsun, …… durumunda ne hissettin? ……. Yapmak ister misin? Gibi önerilerde bulunun.
·         Kendi duygularınızı dile getirin. Bu onların farkındalığını arttıracaktır. Ben bazen kendimi çok yalnız hissediyorum. Öyle zamanlarda müzik dinlemek beni çok mutlu ediyor. Bir de seninle sohbet etmek gibi onu cesaretlendiren tanımları kendi üzerinizden anlatın. Duygularıyla barışık olmak bunu ifade etmenin zayıflık değil aksine doğru davranış olduğunu model olsun.
·         Duyguları ifade etmenin istendik yollarını tanımlayın ki, istemedik davranışlar öfke nöbetleri, ağlama krizleri şeklinde duygusal boşalmalara ihtiyaçları kalmasın.
·         İletişimin sözel olmayan şekline de saygı duyun. Ağlamak gibi. Sakinleştiğin zaman konuşabiliriz diyebilirsiniz. Ama ağlama yapma diye onu anlamadığınız hissine kapılmasına izin vermeyin.
·         Gerçekten dinleyin. Sözünü kesmeden-yargılamadan- öğüt vermeden. Öğütler çocuğumuzun gözleyebileceği doğru davranışlarınızdır. Unutmayın kendi hayatınızda uygulamadığınız davranışları onda beklemeniz sadece size olan saygısını azaltır.
·         Gerektiğinde sınırlar koyarak emniyeti sağlayın. Bazen sinirli ya da üzgün çocuklar (bunun bir şımarıklık isteği yapılmıyor ağlaması değil ise)nazik fakat sıkı bir kucaklama fiziksel güvenin yanı sıra duygusal olarak da güvende olma hissi yaratır.
·         Duygular ve düşünceler arasındaki farkı kavramalarını sağlayın. Tekme atma vurma gibi davranışları durdururken bile duygu boşalımını engellemeden saygı duyulabilir. Gerçekten bir şeyleri  fırlatarak istiyorsan çoraplarını duvara fırlatabilirs,in gibi alternatifler önerin.
·         Kendi duygularınız için de destek alın. Bizim çocukları dinlediğimiz gibi.
·         Kendi duygularınızı çocuğun duygularına karıştırmayın. Onu kendi algınızla tanımlayın.
·         Kendi duygularınız içinde destek alın, yetişkin olarak bazen üzüntümüzü, engellemelerimizi, kızgınlıklarımız açıklamamıza gerek yokmuş gibi düşünürüz.
·         Ne yapabileceğinizle ilgili gerçekçi olun. Tutamayacağınız sözler vermeyin. Ne kadar harika olursak olalım bazen başkalarının duygularını tam olarak kendimizi vererek dinlemeye uygun olmadığımız zamanlar olacaktır.
Fakat çocuklara duygularından dolayı yanlış şeyler hissettirmeden kendimize mola vermek mümkündür.” Biraz daha sakinleşmeye ihtiyacın var gibi görünüyor, ben birazdan nasıl olduğunu görmeye geleceğim” gibi cümleler, onu terk edilmişlik, değersizlik duygusu yaşatmadan duygularını açıklamaya devam edeceği mesajını verecektir.
                Tüm bu sayılanlarla çocuklarınızla etkili iletişim kurarak daha kaliteli bir yaşam sürdürebilmeleri için gerekli olan becerilerin ilk aşaması olan duygusal farkındalığı kazandıracaktır.


                                                               Mutlu çocuk, mutlu aile, mutlu yarınlar demektir.
Esra Dereobalı
Alsancak //3 nısan 2014